Daha önce sitemizde "ANILARIMIZ" adı altında bir bölüm açmıştık. Ama maalesef bu bölümümüze Faruk ARABACI, Metin ÖZDOĞAN ve Necmettin KIYICI'dan başka anı yazan olmadı. Biz de düşündük eski yazılan anıları tekrar burada yayınlayalım. Belki arkadaşlarımızda anılar depreşir ve buraya yazarlar, herkesle paylaşırız.
SİTE YÖNETİMİ
FARUK ARABACI
"BULUR BENİ HATIRALAR..." Merhaba, sevgili Arkadaşlarım...Geçtiğimiz günlerde ben; " Bu meydanı kimseye bırakmam " diyerek iddialı bir laf etmişim. Halt etmişim, özür dilerim. Malum ramazan, bazen kafayı toplayamıyor insan...Elbetteki bu meydan hepimizin. Doğanca' lı olan olmayan, burada veya yurt dışında yaşayan, kısaca bütün gönül dostlarının buluştuğu bir yer olur inşallah: "www.budakdoganca.com"......Bu gün ben izninizle yine o eski zamanlara, yani o siyah beyaz yıllara gidiyorum. Gelmek istiyorsanız, buyurun... Yıl, 1977. Ortaokulda sınıfı geçmiş, yaz tatilinde köydeyim... O yıllarda köyümüz oldukça kalabalık. Çocuklar cıvıl, cıvıl. Her yer yemyeşil.Bütün çiçekler hala canlı, ilkbaharın o son günlerinde. Kuş sesleri duyuluyor dört bir yanda. Ve ortalığı, annelerimizin fırınlarda pişirdiği taze ekmek kokuları sarmış...Yediğimiz bütün sebze ve meyveler de hormonsuz...O yıllar, insanımızın birbirine daha bağlı,sevecen ve saygıyla yaklaştığı, şimdiki imkanların hiç biri olmasada, yinede herkesin halinden memnun olduğu, mutlu ve huzurlu yıllar...Üstelik küresel ısınmadan ve ozon tabakasının delinmesinden söz edende yok. Yani o zamanlar herkes ekmeğin ve dostluğun peşinde...Yaşlılar kahvede ağaçların gölgesinde, gençler çeşme başında, çocuklarda her zamanki gibi oyunda. Ve kulaklarımıza, yeni çıkan ve pille çalışan bir teypten yayılan nameler; "Kara kaşlı yar, söyle derdini. Ne bileyim ben senin cama geldiğini..." Birde köyün tozlu yollarında, şimdi nerdeyse tarihi eser sayılan Murat124 ve Anadol marka bir kaç otomobil,,, aklımda kalanlar...( Eskiden ziller bozuk, yollar bozuk, paralar bozuktu. Ama insanlar sağlam idi...) Değerli arkadaşlarım, bambaşka bir güzelliği ve sadeliği vardı o eski zamanların. Belki de bana öyle geliyordu, çocuk gözlerimle......Dedim ya okullar tatil, köydeyim. En sevdiğim yerdeyim...Eğer tarlaya gitmemişsek ve de bizim MS.1949 model Case biçerdöğere bakım yapmıyorsak, bende Arkadaşlarla beraber mutlaka oyundayım. Köyümüzde o zamanların, aslında belki de tüm zamanların bakkalı, rahmetli Osman aga (KAHRAMAN) dan aldığımız Kent sakızlarının içinden zamanın artistlerinin resimleri çıkardı o yıllarda...Türkan Şoray, Cüneyt Arkın(Fahrettin Cüreklibatur), Filiz Akın, Kartal Tibet, Fatma Girik, Ekrem Bora, Belgin Doruk, Göksel Arsoy vs...Biz bu resimleri biriktirir ve onları tozların arasına diker, cimdakiyle onları devirerek kazanmaya çalışırdık.Bu en sevdiğim oyunlardan biriydi...Yalnız ben, bir tek Filiz Akın' ın resmini dikmiyordum tozların arasına. Yani gönlüm elvermiyordu cimdakinin o'nun resmini devirmesini ve hep korkuyordum o' nun resmini kaybetmekten. Bazen Arkadaşlar hadi oynayalım der, ben; hiç resim kalmadı bende derdim. Ama onlar bilmezlerdi, yan cebimin Filiz Akın'ın resimleriyle dolu olduğunu......Bir gün, yine bir akşam üstü Arkadaşlarla kovalanbaç oynuyoruz. Hava kararmış ama biz oyuna dalmışız. Ben ebe Arkadaşımdan kaçarken, birden ayaklarım yerden kesiliyor ve köye su deposu yapmak için açılan, hatırladığım kadarıyla 4 metre boyunda içi su dolu çukura düşüyorum...!!! Bir serinlik kaplıyor heryerimi. Dibe dalıyorum, ayaklarım yere değiyor.Ayaklarımı vuruyor, yukarı çıkıyorum.Çukurun kenarına tutunuyorum ama toprak kopuyor.Yine dalıyorum, tekrar çıkıyorum ve Arkadaşım Ercan(Yakup Aksan) elimi yakalıyor.Çekiyor ama çıkaramıyor beni.Nerdeyse o'da düşecek çukura.Mecburen bırakıyorum elini. Sonra bir anda başka bir el yakalıyor elimden ve çekip çıkarıyor beni çukurdan...Bu adam, Sebahattin Alptekin. Bu vesileyle, hayatımı borçlu olduğum Sebahattin abi' ye, huzurunuzda sevgi ve saygılarımı sunarım...Ve ben, kahvelerden çıkan insanların şaşkın bakışları arasında, sırılsıklam evin yolunu tutuyorum. İşin ilginç tarafı, ben o çukurda hiç su yutmamışım.Demek insan heyecan ve korkudan nefes almazsa, su da yutmuyor...Bir kaç gün çıkamadım dışarı. Ya utandığımdan, ya da Arkadaşlar dalga geçer diye. Daha sonra kendimi, okulun karşısındaki valeybol sahasında abilerim maç yaparken, onlara çizgi hakemliği yaparken buluyorum.Bizim köyde çok önemliydi o zamanlar çizgi hakemliği.Biz, topun konduğu yeri şöyle bildirirdik file hakemine; top içerdeyse: Dahil...Dışardaysa: Ali Osman...!!! Yok be abi. Övünmek gibi olmasın ama, o zamanlar bir başkaydı bizim köyümüz......Görüyorsunuz işte Arkadaşlar, hayat ne kadar garip. O akşam Sebahattin abi ordan geçmese veya bir 5 dakika sonra geçse, şimdi sizler benim yazdıklarımla vakit kaybetmeyecek ve benim bu dayanılmaz esprilerime maruz kalmayacaktınız...Ama ben ne yapayım, bu da sizin kaderiniz. Hepinizi saygıyla selamlıyorum,,, Bayramınız kutlu olsun... "GÖZLERİMDE YAŞLAR GİBİ,,,YARIM KALAN AŞKLAR GİBİ,,,FİNCANDAKİ FALLAR GİBİ,,,BULUR BENİ HATIRALAR..."