BATI TRAKYA GEZİ İZLENİMLERİ
16 Ekim Cumartesi günü, Eğitim-Sen Sendikasının organizasyonu ile 1 günlüğüne “Batı Trakya Gezisine” çıktık. Yeşil pasaporta vize kalktığından dolayı çıkışımız kolay oldu. Umarım yakında Bulgaristan’da vize uygulamasını kaldırır, oraya da rahatlıkla gidip gelebiliriz. Yıllarca televizyonlardan izlediğimiz , Türklerin yoğun olarak yaşadığı yerler olan Dedeağaç, Gümilcine, İskeçe, Kavala ‘yı görebilme fırsatını sağlayan sendikamız Eğitim-Sen’e teşekkür ediyorum.
DEDEAĞAÇ (ALEXSANDROUPOLİS)
Sınırdan geçip 10 dk kadar ilerledikten sonra sağa bir yol sapıyor. Evros (Meriç) Bölgesine bağlı Orestiada iline gidiyor. Orestiada , Kapıkule yakınlarında bir yer.
Yaklaşık 1,5 saat sonra Evros İli Dedeağaç kentine geldik. Dedeağaç’a gelene kadar hep Meriç nehri sınırından gittik. Karşı yakada Uzunköprü-Meriç-İpsala-Enez köyleri biz takip etti. Verimli ovalardan yol aldık hep. Dedeğaaç, Enez ilçesinin hemen hemen karşısında bir kent. Dedeağaç ,100 yıl önce 1000 nüfuslu bir Türk köyü iken 90 bin nüfuslu bir sahil kenti olmuş. 2001 nüfus sayımına göre Evros İlinde 48.885 nüfusun 40.439 ‘ nu Türkler oluşturmaktaymış. (Köyleri ile birlikte) Burası deniz kenarında bir tatil beldesi olması dolayısı ile Yunanlıların akınına uğramış. Bu nedenle Dedeağaç merkezde Türkler şimdi epey azınlıkta kalmışlar.
Dedeağaç’ta Türk Konağını “Trakya Etnografya Müzesi” ne çevirmişler. Müzede Türk kültüründen örnekler de sergilemişler. Türklerin giysilerinden, tarım, mutfak ve günlük yaşamda kullandıkları araç-gereçler müzede yer almakta.
Sahilde geniş park ve gezinti alanı var. Dikkatimizi çeken, birçok yaşlı masalarda bir araya gelmişler, kimi pişti, kimi domino, kimisi de satranç oynuyorlar. Bir bölüm yaşlı da iki masayı birleştirmişler saat 11’de günün keyfini çıkararak içmeye başlamışlar.
GÜMÜLCİNE (KOMOTİNİ)
Dedeağaç’tan ayrıldıktan sonra Gümülcine’ye doğru yola çıktık. Ovadan gitmeye devam ettik, yalnız denizden biraz uzaklaştık. Yollarda sağlı-sollu Türk köyleri birer birer görünmeye başladı. Gümülcine , Rodop bölgesinin merkezi. Merkezde 45.000 bin nüfusun 25.000-30.000 binini Türkler oluşturmaktaymış. Köyleri ile birlikte Türk nüfusu 75.000 bin civarındaymış.
Gümülcine Türk kenti kimliğini kaybetmemiş. Birçok tarih, yapı var eskilerden kalan. Merkezde 20 tane cami var. Eski camilerin bahçesinde Edirne’de olduğu gibi mezarlar da bulunmakta. Tarihi hamam, Pospos türbesi, II.Abdülmecit’te kalma Saat Kulesi, Gazi Evranos Bey İmareti (Şimdi Müze olmuş) gibi, bunlar hep korunmuş.
Türkler ve Yunanlılar ayrı mahallerde yaşıyorlarmış. Otobüsten indiğimiz yer Türk mahallesiymiş. Yollarda dolaşırken özellikle kadınların giyiminden Türk oldukları anlaşılıyor. Sık sık Türkçe konuşmalara tanık oluyorsunuz. Edirne’den geldiğimizi söyleyince ilgi gösteriyorlar, çok yardımcı oluyorlar. Türk çarşısını gezdik. Öğlende Fikret aganın yerinde döner yedik. Orada tanıştığımız bir teyze sık sık Edirne’ye geldiklerini, oğlunun T.Ü.Tıp Fakültesinde okuduğunu ve Şükrüpaşa Mahallesinde ev kiraladıklarını söyledi. Yemekten sonra Kurukahveci Mustafa’dan kahvemizi vs. aldık. Kahveye oturduk , kahvelerimizi içtik. Kahvenin camında Beşiktaş – Porto maçı için İstanbul’a gidiş-dönüş, bilet fiyatının 75,00 TL.olduğuna dair afiş vardı. Gümülcine’de Beşiktaşlı çok herhalde…Lakin Gümülcine Galatasaraylılar Derneğini gördük, Beşiktaş ve Fenerbahçeliler Derneğini göremedik.
Daha sonra Türk Gençlik Derneğine uğradık. Burada gençlere yönelik çok çeşitli kurslar açılıyormuş. Gençler ellerinde saz, gitar gibi müzik aletleri ile derneğe geliyorlardı. Bahçesinde çay içtik. Oradakilerle sohbet ettik. Öğretmen Sendikası başkanı Mehmet Derdiman ile tanıştım. Yakında belediye seçimleri varmış. Yeniden Doğuş Doğu Makedonya ve Trakya Bağımsız Listesinden Meclis Üyesi adayıymış. Yunanistan’da devletin kadrolu öğretmeni siyaset yapabiliyor ve Belediye Meclisine aday olabiliyor. Bizdeki “İleri Demokrasi” de böyle bir şey yok. Demek ki Yunanlılar daha İleri Demokrasiye geçmemişler. Mehmet öğretmeni Edirne’ye davet ettik ve seçimde başarılar diledik.
Otobüse doğru ilerlerken küçük bir dükkanda yaşlı bir amca arpacık soğan, çeşitli bitki tohumları falan satıyordu. Zeki Temiz öğretmen arpacık mor soğan almak istedi. Ben de Ahmet dede ile sohbete başladım. Edirne’li olduğumuzu söyleyince ninesinin Edirne’ye yerleştiğini, Kıyık’ta evi olduğunu ve orada vefat ettiğini söyledi. Kendisinin de İstanbul’da 5 katlı evi varmış. Buradaki Türklerin hemen hemen hepsinin, Trakyanın çeşitli illerinde evleri varmış. Nedeni de Yunanlılar herhangi bir şey yaparlarsa Türkiye’ye kaçmak için tedbir amacıyla alıyorlarmış. Türkiye’ye rahatça girip-çıkabiliyorlar, mal edinebiliyorlar fakat Türkiye onlara çalışma izni vermiyormuş. Nedeni ise Türkiye’nin amacının oradaki Türk varlığını korumakmış. (Not : 1922’deki Mübadelede Batı Trakya Türkleri mübadele kapsamı dışında bırakılmış. Onun için bu bölgede Türk yoğunluğu epey fazla.) Ahmet dede Zeki öğretmenden para almadığı gibi , ben bunu burada harcayamam diyerek1 lira da para verdi. Ahmet dedeye teşekkür ettik, elini öperek vedalaştık. İskeçe’ye doğru yola çıktık.
İSKEÇE (XANTHİ)
Gümülcine’den ayrıldıktan yarım saat sonra İskeçe’ye geldik. Yol boyunca yine Türk köyleri bizi takip etti. Köyde minare varsa tamam burası Türk köyü diyorsun. Bazı köylerde hem cami, hem de kilise var. Bu köylerde Türkler ve Yunanlılar beraber yaşıyorlar. Aslında halkların birbirine düşmanlığı yok ama yönetimler arası anlaşmazlıklar, savaşlar yüzyıllarca insanlara acılar ve göçler yaşatmış. İnsanlar yerlerinden yurtlarından olmuşlar. Okumuş olduğum öğretmen Kemal YALÇIN’ın “Emanet Çeyiz” adlı kitabı Türkiye’den göç eden Rumların ve Yunanistan’dan göç eden Türklerin dramını, acılarını, çilelerini anlatır. Yine öğretmen Ali Ezger ÖZYÜREK’in “Muhacirler- Bitmeyen Göç” adlı kitabı da, dedesinin anlattıklarından yola çıkarak derlediği göçlerin, göçmenlerin yaşam hikayelerini anlatır. Şimdi ise sınırları kaldırmaya uğraşıyorlar. O zaman neden Yunanistan-Bulgaristan-Romanya’dan gelen bu insanlara bu kadar sıkıntı, acı çektirildi. Her iki tarafta da göç eden insanlar yollarda perişan olmuşlar. Hastalıktan ve açlıktan birçoğu ölmüş. Bir çok yaşlı da geri dönme hayali ile sayıklaya sayıklaya, tekrar doğdukları toprakları bir daha göremeden ölmüşler. Babam anlatır; rahmetli Osman dedem dermiş ki : şu tepelerin arkasına gitsem bizim köye varıcam, ah izin verseler de bir gidebilsem köyüme dermiş. Rahmetli doğduğu topraklara bir daha gidemeden vatan hasreti ile bu dünyadan göçtü. Daha sonra önce Osman sonra da ben dedem ve ninemin doğduğu ve 30-35 yıl yaşadıkları ata toprakları olan Bulgaristan’ın Hasköy ili Kozlubük ve Adaçalı köylerine gittik.
Neyse gelelim İskeçe’ye. 35.000 nüfusu olan İskeçe, eski ve yeni şehir olmak üzere iki kısımdan oluşuyor. Eski İskeçe sırtını Balkan dağlarına yaslamış. Burada eski Türk evleri ve Türk nüfusu yoğunlukta. Düzlük alanda ise yeni yerleşim yerleri var. Burada genelde Yunanlılar yaşıyor. Türklere ait pek bir şey yok yeni yerleşimde. Sadece Osmanlı
döneminden kalma bir saat kulesi var. Gümülcine’de olduğu gibi burada da bol miktarda cami var. İskeçe, Gümülcine’ye göre daha küçük bir yer. Türkler daha bir azınlık durumunda İskeçe’de. Şehrin sadece kenar eski semtleri bir Türk mahallesi olma özelliğini koruyor. İskeçe’nin her yerinde Türklere rastlanmak mümkün. Ana yoldan İskeçe’ye sapınca stad dikkatimi çekti. O gün İskeçe- Olimpiyakos maçı olduğunu öğrendim. Otobüs ile şehir içinde bir tur attık, sonra bir park alanında durduk, köprü etrafında dolaştık. Kavala’ya gün batımından önce varmak için fazla gezemedik İskeçe’yi. Saat 16:30 civarında ayrıldık İskeçe’den.
KAVALA
Batı Trakya Yunan hakimiyetine geçince Yunanlılar , bütün Türk yerleşimlerin adını değiştirmişler. Kavala’nın adına dokunmamışlar. İskeçe’den 15-20 km. gidene ve Karasu nehrini geçene kadar yine sağlı sollu Türk köyleri size eşlik ediyor. Karasu nehrini geçtikten sonra Türk azınlık bölgesi bitiyor. Minareli köy göremiyorsunuz artık. İskeçe’nin 60 km ilerisindeki Kavala ise Türklerin kurduğu köklü bir şehir. Mısır valisi Kavalalı Mehmet Paşa 1769 yılında bu şehirde doğmuş. Evi de müze olarak korunuyor. Türk varlığının halen ciddi bir oranda bulunduğu Batı Trakya’da geçmişe ait izler büyük ölçüde korunabilmiş. Kavala , Batı Trakya’ya göre az da olsa bize ait değerleri içinde barındıran bir belde.
Kavala doğal bir liman şehri olma özelliğiyle coğrafi olarak da kişilikli bir yer. Kaleden Kavala’yı seyretmek çok güzel. Tarihi “Su Kemeri” kaleden inci gibi gözüküyor. Su Kemeri, Kanuni Sultan Süleyman zamanında Kavala’yı canlandırmak üzere kuzeydeki dağlardan su sağlamak amacıyla yaptırılmış. Kavala’nın doğu girişi halen bu su kemerinin altından geçiyor.
Kavala kalesi eski şehrin en tepe noktasında kurulu. Bir çok duvarı halen ayakta. Cumbalı geleneksel Türk evlerinin büyük kısmı varlığını korumayı başarmış. Kaleye giden yolun adı Mehmet Ali Paşa sokağı. Mehmet Ali Paşanın Konağı da burada. Turizm çok gelişmiş burada. Doğal güzelliği ve tarihi dokusuyla görülmeye değer bir kent Kavala.
Kale ve Su Kemerini gezdikten sonra sahilde biraz yürüyüş yaptık. Sonra yemek için sahil kenarındaki balık lokantasına girdik. İki lokanta yan yanaydı, biri bizi Türkçe buyurun diye davet etti. Bizde oraya gittik. Davet eden kişi İstanbul Rum’uymuş, çok güzel Türkçe konuşuyor. Yemeğimizi yerken bir ara lavaboya gitmek için içeriye girdim. Televizyon İskeçe (Skoda Xanthi) – Olimpiyakos maçını veriyor. Hemen golü yedi İskeçe. Saat 20:00 civarında ayrıldık Kavala’dan. İskeçe’den geçerken baktım stadın ışıkları yanıyor. Sendika başkanımız Özer beye dedim ki “başkanım gündüz İskeçe’yi gezemedik, siz şimdi gidin cafede birer bira için, ben de maçın 2.yarısını izleyeyim. Geçerken beni stadın önünden alırsınız.” Fakat kabul ettiremedim. Sanki herkes çok uzun süre gurbette kalmış gibi bir an önce Edirne’ye dönmek istiyor. Saat 23:30 civarında Kastanias gümrük kapısına geldik. Pasaport kontrolden sonra Pazarkule’den Edirne’ye giriş yaptık. Kastanias hemen sınırda, çok düzenli ve temiz bir kasaba. Zeki Temiz öğretmenle karar verdik, nisan ayında bisikletlerle Kastanias’a gelip kahve içip, biraz dolaşıp döneceğiz. İsteyen yeşil pasaportlu arkadaşlar bize katılabilir.
Yunanlılarla aramızda müthiş bir kültürel benzerlik var. Müziğimiz, yemeklerimiz, insanların simaları, hâl ve hareketleri, sıcak kanlılıkları çok benzerlik gösteriyor. Yolda yürürken kimin Türk kimin Yunanlı olduğunu anlayamıyorsun. Gezerken hiç yabancılık hissetmiyorsunuz. Eski ve yeni binaların mimarileri benzer, sokakların düzeni bile neredeyse aynı. Yalnız Yunanlılar eğlenmeye ve dinlenmeye çok düşkünler. Saat 14:00 ‘dan sonra lokanta, büfe, cafe dışında tüm dükkanlar kapanıyor. Saat 14:00-17:00 arasın Siesta Saati, yani öğlen tatiliymiş. Dükkanlar 17:00-20:00 arası tekrar açılıyormuş. Saat 20:00’den sonra ise cafelerde ve barlarda oturacak yer kalmıyormuş. Ondan sonrası tamamen eğlenceymiş.
Hepsi 1 günlük geziydi. Batı Trakya’yı 1 günde sindirerek gezmek mümkün değil. Ama yinede bölge hakkında bir fikrimiz oldu. Aslında hiç yabancılık çekmedik. Özel arabamızla gelip Batı Trakya’yı Kavala’ya kadar hiç rehbere ihtiyaç olmadan gezebilmek mümkün. Yeşil Pasaportu olanlara Batı Trakya’yı, ata topraklarını gezmelerini tavsiye ederim.
NECMETTİN KIYICI