MUZAFFER ABLA SORULARINIZI CEVAPLIYOR / 01 Ağustos 2009
KÖYLÜLERİ sevmek gerekir mi abla? ‘Sevmesen de olur’ diyenler var, ne yapsam bilemedim? Burcu / İstanbul
Ne güzel, pattadanak da soruvermişsin. Çağdaş insan cesur da oluyor tabii... Rahmetli Ahmet Kutsi Tecer’in bir şiiri vardı, “Orda bir köy var uzakta, gitmesek de, görmesek de, o köy bizim köyümüzdür...”, bilir misin? Bu sonra çocuk şarkısı yapıldı. Okullarda başımızı sağa-sola sallaya sallaya söylerdik. En çok “lay la laaaay la...” kısmını severdim ki, bu bölüme gelince öğretmenimiz Cemal Bey sınıfı susturur, benim bülbül sesimi öne alırdı. Ne günlerdi! O zamanlar köyü de, köylüyü de pek adamdan sayan olmazdı. Sevilmezdi yani köylü. Bir kentliye ‘köylü denildiğinde aklına gelenleri say’ deseler, ‘cahil, yoksul, görgüsüz...’ diye başlardı. Bir tahıl deposu, bir de asker deposu olarak bilinirdi köylü.
Muhtemeldir ki dünyanın hiçbir yerinde köylüyü seven olmadı. Niye olsun ki? Sevginin, mutluluğun, görgünün, temizliğin, dinin-imanın tanımını kentli yapmıştı. Bunların her biri için şablonlar yapıp, ezberlettiler bizlere. Adına eğitim dedikleri zihin formatlama işinde, kimi sevip, kimden nefret edeceğimizi dahi öğrettiler. Önce Allah, sonra Peygamber, sonra anne-baba diye gitti sevileceklerin öncelik listesi. Ermeni dölü, Yunan keferesi, hain Arap, hırsız Çingene, terörist Kürt... Düşmanlarımızı tanıyalım dersleri aldık. ‘Vatan haini Bergama köylüleri’ diye filmler gösterildi kışlalarda.
Bu kadar eğitimin sonunda, hep birlikte öğrendik köylüleri sevmemeyi. Bir yandan da ‘onlar bizim baş tacımız’ gibi bir riyakârlığı nasıl da güzel oynadık. Kentin en müstesna köşelerinde yaşayan ressamlarımız köy resimleri yaparlardı. Apartman katlarında şark köşesi olur, kilim motifli minderlerde köylülüğün erdemleri üzerine sohbetler yapılırdı. Arkasından da, ‘Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli’ diye bir şarkı duvarlara vura vura dağılırdı salonlara.
Kırk yılda bir köy yerine gidenlerin klasik replikleri şu olurdu:
-Bak Bengisu gördün mü şu çocukları, yanaklarından kan damlıyor?
-E tabii şekerim, onlar doğayla iç içe yaşıyorlar. Sen de her gün taze tereyağı, gerçek yumurta yesen, senin de olacağın o…!
-Bunlar hastalık nedir bilmez vallahi, baksana çıplak ayakla çamurların içinde koşuşturuyorlar…
-Cennet buralar, cennet! Gelip burada yaşamak lazım, trafik yok, stres yok…! Bilmiyorlar ne kadar şanslı olduklarını.
Bu repliklerin yankıları altında, yıllar boyu, görmediği Anadolu’nun iyiliği, bilmediği köylünün selameti için kentli uzaktan projeler yaptı, kararlar aldı. Ha, Allah için, bir de resimler yapıp, şarkılar besteledi. Gün geldi, benim köyümde her 5 kilometrede bir yollara çeşmeler yapıldı, musluklar takıldı, kulakları çınlasın Süleyman Bey de şapkasını alıp çeşme açılışına geldi. Yıllar sonra anladık ki o çeşmelerin altında ne boru vardı, ne de su. Hiçbir zaman da olmayacaktı zaten.
Köylüyü hiç seven olmadı Burcu. O kadar ki, köylü de köylülüğü sevmemeyi öğrendi. Ara sıra da olsa baş kaldırdığı iktidara tümden teslim olmayı da öğrendi. Bir zamanlar ana dediği toprağı bitirene kadar sömürmeyi de; ellerini sabunla yıkarken, zihnini medyayla kirletmeyi de; tarhana çorbasına Knorr bulyon atmanın marifet olduğunu da...
Nasıl öğrenmesin? Daha dün toprak anasının kollarında başıboş yaşarken. O da okullu oldu, sınıfları doldurdu. Lay laaaaa lay laaaaay laaaaa...